19 Kasım 1997 Çarşamba

Muhasebecilerin ekonomideki yeri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 16. Birleşimi (19 Kasım 1997)

SAFFET KAYA (Ardahan) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; muhasebecilerimizin Türk ekonomisindeki yeri ve önemi hakkında gündemdışı söz aldım; herkesi saygıyla selamlıyorum.

Çağımız, ekonomik gerçeğe dayanan bir çağ. Dünyada her şey ekonomik değerlerle belirleniyor. Bu zaman diliminde, Türkiye’de aynı gelişmeleri yaşıyoruz. Ekonomi öne çıktığı zamanlarda, beraberinde, yozlaşma ve kirlenme de gelmektedir. İşte, Türkiye’de ekonomideki bu gelişmeler çerçevesinde, siyasetten, toplumun her kesimine kadar yayılan bu kirlenme ve yozlaşmanın giderilmesinin en büyük silahı, şeffaflığın sağlanması ve bir denetim düzeninin gerçekleştirilmesidir.

Gerçekten, serbest piyasa ekonomilerinin artık hâkim olduğu düzenlerde iş ahlakı ya da firma ahlakıyla ilgili kurumların ve kuralların yokluğu, yeni sorunların ve yeni kirliliklerin her geçen gün artmasına ve ortaya çıkmasına, kısaca, düzenin yozlaşmasına neden olmaktadır. Bu kirliliklerin ve sorunların çözümü, başta vergi kaçakçılığının önlenmesi, tüketici haklarının korunması, çevreye karşı duyarlılık, sosyal sorumluluk, millî gelirin yükselmesi ve adil dağılımı, kaynakların korunması gibi uzun bir listeden ibarettir. Türkiye, bu süreci, 1980’li yıllardan bu yana yaşamakta ve serbest piyasa ekonomisinin getirdiği kirlilikler, toplumun her kesiminde kendisini ağırlıklı bir şekilde hissettirmektedir.

İnsanların toplu halde yaşamaları, ancak belirli kural ve normların varlığıyla mümkündür. Toplumsal yaşamda ise, toplumsal disipline büyük gereksinim vardır. Toplumsal düzen ve disiplin, ancak hukuk ve ahlak kurallarıyla sağlanabilir. İşte, bu hukuk ve ahlak kurallarının ekonomideki uygulanış biçimi, sağlıklı bir denetim düzeniyle gerçekleştirilebilmektedir. Ekonomik denetimi gerçekleştirirken, ekonomik ahlaksızlığın olduğu bir yerde ortaya çıkan ekonomik suçlara yönelik yaptırımlar önem kazanmaktadır.

Durum böyle olunca, dönüp baktığımızda, Türkiye’de denetim düzeni ciddî bir şekilde ele alınmamıştır. 1860’lı yıllarda ilk defa Maliye Teftiş Kurulunun kurulmasıyla başlayan devlet düzeyindeki teftiş, zamanla, hesap uzmanlığı, gelirler kontrolörlüğü gibi, vergi gelirlerine yönelik olmuş, bazı kamu kuruluşlarında iç denetimi sağlayan teftiş kuruluşları, kamu harcamalarını denetleyen Sayıştay ve Yüksek Denetleme Kurulu varlığını göstermiştir. Buna rağmen, Türkiye’de yaygın bir denetim düzeninin kurulduğundan söz etmek mümkün değildir. Yaygın bir denetim olmayınca, ekonominin denetimsiz ve başıbozuk olması ve bugün yaşadığımız olayların tümünün ortaya çıkması mukadderdir.

Bu noktadan bakıldığında, Türkiye’de bu işi sağlayacak ve yasal örgütlenmesinin sekizinci yılı geride kalan bir meslek grubunun varlığı bizi sevindirmektedir. Batı’daki mesleklere uygun bir şekilde kurulmuş, oluşmuş, bazı eksikliklerine, bazı aksaklıklara rağmen, Türkiye’de, denetimi gerçekleştirecek muhasebe ordusundan söz edilmesi bizleri sevindirmektedir.

Denetimin en üst organı yasama organıdır. Yasama organı, ülkenin kamu ve özel kesimiyle ilgili tüm gelişmeleri denetleme yetkisine sahiptir; ama, yasama organının önüne uzmanlık düzeyinde bazı çalışmaların, raporların konulması da, bu işi gerçekleştirecek denetim uzmanlarıyla sağlanabilir. Bu nedenle, bugün, burada tartışılacak konularda, denetimi gerçekleştirecek muhasebe meslek mensuplarının varlığını dikkate almak ve muhasebe meslek mensuplarının sosyal sorumluluk çerçevesinde yetkilendirilme konusu fevkalade önemlidir. 1989’da, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 3568 sayılı Yasa, muhasebe meslek mensuplarının önemli ölçüde disiplinli ve örgütlü olmalarını sağlamıştır. Toplumsal yaşam için gerekli toplumsal disiplini sağlayacak niteliklere sahip muhasebe meslek mensuplarının, denetçiler ordusu oluşturacak bir sayıya -45 bin civarına- ulaşmış olmalarını öğrenmek beni mutlu etmiştir. Bu meslek mensuplarının varlığı ülke için bir teminattır. Ne var ki, sekiz yıllık bir uygulama sonunda mesleğin gerekli örgütlülüğü elde etmesine ve gerekli disiplini sağlamasına rağmen, bazı eksikliklerin giderilmediğini biliyoruz. Bu eksikliklerin başında, Anayasadaki değişikliğe uygun olarak yapılması gereken uyum yasaları gelmektedir. Bu konuda Meclisin gündeminde yer alan uyum yasaları içinde bu meslekle ilgili Anayasaya uygunluk sağlanacağına inanıyorum. Bu tür çalışmaların önümüzdeki günlerde Yüce Meclisimize geleceğinden eminim.

Geçtiğimiz dönem Yasama Meclisinden geçen, muhasebeciler, malî müşavirler ve yeminli malî müşavirlere vergi beyannameleri üzerinde ön denetim yetkisi veren, vergi beyannamelerini imzalama yetkisini düzenleyen Vergi Usul Kanununun 227 nci maddesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildiği şekilde ve manada yorumlanarak yürürlüğe konulmasında büyük yarar görüyorum. Türkiye’de muhasebecilerin artık kâtip niteliğindeki...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 16. Birleşimi (19 Kasım 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Kasım 1997 Salı

Kalkınmada öncelikli iller

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 12. Birleşimi (11 Kasım 1997)

YUSUF EKİNCİ (Burdur) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, Burdur İlimizin kalkınmada öncelikli iller arasına alınmasıyla ilgili kanun teklifimin, Yüce Meclisin gündemine doğrudan alınması önerimin takdirlerinize sunulması maksadıyla huzurunuzdayım.

Burdur, binlerce yıl önce kurulmuş, 2000'li yıllara hazırlanan küçük ve şirin bir ilimizdir. 1955 yılına kadar ülke genelindeki nüfus artış hızı, Burdur ortalamasının üzerinde değildir. Ancak, 1960'lı yıllardan sonra Burdur'da nüfus artış hızı düşmüş; 1971 yılındaki Burdur depreminden sonra da, bu düşüş daha hızlı bir şekil almıştır.

1990 nüfus sayımına göre, Burdur İlimizde kilometrekareye düşen insan sayısı 37'dir. Bu ortalama, Akdeniz Bölgesinde 86, ülke genelinde 73 kişidir.

Burdur, devamlı dışarıya göç veren bir ilimizdir. 2000'e üç kala, büyük şehirlerdeki insanların kırsal kesimlere yönlendirilmeye çalışıldığı şu günlerde, güzel bir Akdeniz şehri olan Burdurumuzdan, nüfus, devamlı çevre illere göç etmektedir. Halbuki, ilimiz, bu nüfusu barındırabilecek güce, imkâna sahiptir. Nüfusun yerinde kalabilmesi ve Burdur'un çevre illerin seviyesine gelebilmesi için, sanayi alanında devletin desteğinin sağlanması gereklidir.

Ayrıca, daha önce Yüce Meclisin gündemine alınan, Burdur'da, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi kurulması teklifimizin de kanunlaştırılması gerekmektedir. Bu iki unsurun gerçekleşmesi ise; Burdur'un, kalkınmada öncelikli iller arasına alınmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

İlimizin bulunduğu bölgenin, turizm ile bahçe ve sera tarımı yoğun Antalya, sanayi ağırlıklı Denizli ve ticarî yatırımlarıyla Isparta gibi, ekonomisi güçlü ve yüksek nüfuslu illerle çevrildiği gerçeği vardır. Takdir edileceği gibi, özellikle ticarî hayatın ataletten kurtarılması için başlıca güç kaynağı sanayidir. Sanayi, aynı zamanda Burdur'u, göç alan kent haline getirecektir. Sanayi ürünlerinin pazarlanmasıyla Burdur, bölgede önemli bir konuma gelecek, oluşacak gelir artışıyla ticaret ve diğer hizmetler her sektöre yansıyacaktır.

Uzun vadede Burdur'un gelişmesine ivme kazandıracak bir yatırım alanı da üniversitedir. Halen, Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı bir eğitim fakültesi, üç meslek yüksek okulu ve Akdeniz Üniversitesine bağlı bir veteriner fakültesi ilimizde hizmet vermektedir.

Gerek iller gerekse ilçeler arasında sosyoekonomik gelişmişlik açısından orta sıralarda yer alan, Türkiye'de, kentsel büyüme hızının gerisinde kalan Burdur'da, belirlenecek potansiyel yatırım alanlarının, ödenekler, altyapı yatırımları ve devlet yardımlarıyla desteklenerek, ilin, sosyoekonomik gelişmesine ivme kazandırılması büyük önem taşımaktadır.

Burdur'da, 1990 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre, iktisaden faal nüfus 126 697'dir; bu rakam, toplam nüfusun yüzde 49,7'sini oluşturmaktadır. İktisaden faal nüfusun 78 000'e yakını erkeklerden, 48 000'e yakını ise kadınlardan meydana gelmektedir. Bu faal nüfus, genel olarak tarım, hayvancılık ve ormancılık alanlarında çalışmaktadır. Faal nüfusun yüksek olması, Burdur halkının çalışkanlığının bir göstergesidir.

Diğer taraftan, Burdur'da, suç oranı da son derece düşüktür. Çalışkan, kararlı, devletine bağlı, mütevazı, hoşgörü sahibi ve uzlaşmacı insanların yaşadığı Burdur İlimizin kalkınmada öncelikli iller arasına alınması konusunda, Yüce Meclisin değerli üyelerinin desteğini esirgemeyeceğini ümit ediyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisin değerli üyelerini saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 12. Birleşimi (11 Kasım 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

23 Ekim 1997 Perşembe

Sivas'ta terör olayları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 7. Birleşimi (23 Ekim 1997)

MAHMUT IŞIK (Sıvas) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; son günlerde, Sıvas ve çevresindeki terör âdeta konuşulmadan, Karadeniz'e tırmanmasıyla ilgili konu tartışılmaya başlandı. Sıvas'ta terör, yaklaşık olarak 1990-1991 yıllarında başladı. Özellikle, Çaltı Çayını takip eden terör hareketleri Divriği, İmranlı, Zara, Hafik İlçelerini, yaklaşık dört beş yıldan bu yana kasıp kavuruyor. Divriği'de, devletin İliç'e yol yapan araç ve gereçleri yakıldı; Divriği'de iki üç kez tren tarandı; Divriği demir madenleri imha edilmek istenildi; Divriği Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanı Yönetim Kurulu üyesi götürülerek öldürüldü; Demiriz Köyü tarandı, 4'ü istasyon görevlisi olmak üzere 8 yurttaşımız katledildi; Selimiye Köyü tarandı, 9 yurttaşımız öldürüldü; Tuzlagözü Köyü tarandı 4 yurttaşımız öldürüldü; binlerce araç ve gereç yandı ve hâlâ da, gruplar, o bölgede faaliyete devam ediyor. Devlet, bununla ilgili olarak, Kars'ın Sarıkamış ilçesinden Divriği'ye bir seyyar alay getirdi; 40-50 kişilik bir grup bu bölgede imha edildi; daha sonra da, Merzifon'dan ve Tunceli'den bir alay getirildi; o bölge, tamamen, geçici birliklerle korunmaya başlandı. O birlikleri ziyaret ettim, 8 aydan bu yana, eş ve çocuklarıyla görüşmeden, subay ve assubayların görev yapmasını bekliyoruz. Şimdi ise, bir aydan beri, terör, Karadenize tırmanıyor -ki, o bölgeyi kullanarak tırmanıyor- Hükümet, bunun üzerinde ciddiyetle duruyor, olumlu bir gelişmedir.

Özellikle, Şebinkarahisar ile Suşehri'nin vilayet olması gündeme geldi; eğer, bu iki ilçe gerçekten vilayet olacaksa, doğrudur, bu karara katılıyoruz; ancak, Koyulhisar'la Divriği arasında 7 saatlik bir mesafe vardır; eğer, yalnız, Suşehri ile Şebinkarahisar'ı vilayet yaparsanız, Divriği'den Koyulhisar'a kadar olan ve Kızıldağ'ın Sıvas tarafındaki üçgenini oluşturan bölgeyi teröre terk etmiş olacaksınız. O nedenle de, bu bölgede, eğer, terörle ciddî bir şekilde mücadele edilmek isteniyorsa, bir defa, mutlaka, Divriği İlçesinin de vilayet yapılması, Suşehri'nin vilayet yapılması, Şebinkarahisar'ın vilayet yapılması şarttır; çünkü, Divriği'nin Sıvas'a uzaklığı 188 kilometredir, Suşehri'nin Sıvas'a uzaklığı da 145 kilometredir. Dört beş yıldan beri, bu bölgedeki terör olaylarını, bir yığın bağırıp çağırmamıza, yazıp çizmemize rağmen, dikkate almayacaksınız; ama, bir aydan beri üç ya da beş tane olay oluyor diye, hemen, Şebinkarahisar'ı birinci sıraya çıkaracaksınız ki, çıkarın; buna karşı da değiliz; ama, bu, bir haksızlık oluyor ve devlete olan güven azalıyor.

Ayrıca, vilayetleri, terör nedeniyle de yapmamak gerekir. Ben inanıyorum ki, Suşehri, Şebinkarahisar ve Divriği vilayet olduğunda o bölgedeki göçler duracak ve mutlaka, o bölgede bir ekonomik kalkınma başlayacaktır; çünkü, Sıvas, Türkiye'nin en büyük illerinden bir tanesidir; büyüklük bakımından ikinci sıradadır; dağlıktır; 1 250 tane köyü var. Bir vali ve tüm idarî mekanizmalar Sıvas'a yetmemektedir. O nedenle de, ben öyle sanıyorum ki, eğer, Divriği, Suşehri ve Şebinkarahisar il olursa, kurulacak organize sanayi bölgeleriyle, bu bölgelerden dışarıya gitmiş işadamlarının gelip bu bölgede birikimlerini yeni baştan sanayileşmeye dönüştürmeleriyle, bölgede birinci derecedeki işsizlik azalacaktır. Terörle mücadele etmenin birinci sorunu olara, ekonomiyi birinci sıraya almamız gerekir. Eğer, Suşehri ve Divriği -Sıvas'ın ilçeleri olarak söylüyorum- il olursa, Sıvas'ta, resmen, merkezle bu yeni il olan kazalar arasında bir sanayi rekabeti yaşanacaktır. Bunun için de Sıvas'ın mutlaka idarî anlamda bölünmesi gerekmektedir. Şimdi, siz, Suşehri'ni ve Şebinkarahisar'ı vilayet yaptığınızda, oraya kalıcı tugaylar, sanayi siteleri, organize sanayi bölgeleri götüreceksiniz; ama, esas, terörün içinde dört beş yıldan bu yana kıvranan Divriği'ye hiçbir şey yapmayacaksınız ve orayı göçe, orayı teröre terk edeceksiniz. Bunu halka izah edebilir miyiz? Elbette edemeyiz...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 7. Birleşimi (23 Ekim 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

16 Ekim 1997 Perşembe

Meclis cumhuriyetin en büyük yapıtıdır

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 4. Birleşimi (16 Ekim 1997)

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI HİKMET ÇETİN (Gaziantep) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri, saygıdeğer arkadaşlarım; Yüce Meclisimize Başkan seçerek yüklediğiniz görev ve sorumluluk, bana onur vermiştir. Tüm arkadaşlarıma, en içten duygularımla şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu onurlu görevi yerine getirirken, her an sorumluluğumun bilinci içerisinde olacağım. Tek güvencem, Yüce Ulusumuzun seçilmiş temsilcileri siz değerli arkadaşlarım olacaksınız.

Bu Meclis, dünyada örneği olmayan büyük bir Meclistir. Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli ordu kurmuş ve Kurtuluş Savaşını yönetmiş bir Meclistir. Bu Meclis, laik, çağdaş cumhuriyetin, demokrasinin, ulusal egemenliğin en büyük yapıtıdır. Demokrasimizin tek dayanağı olan Yüce Meclisimizi korumada ve yüceltmede, hep birlikte ve bu yönde bana düşen her görevi özenle ve sorumlulukla yerine getirmekle yükümlü olduğumun bilinci içerisindeyim.

Değerli arkadaşlarım, Atatürk'ün belirttiği gibi, milletimizin en yüksek ve feyizli hazinesi, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Anayasamıza, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğüne, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerine ve hukukun üstünlüğüne sonuna kadar bağlı kalacağım. Siz milletvekili arkadaşlarıma, eşitlikle, huzurlu, sıkıntısız, ayrıcalıksız ve özgürce bir çalışma ortamı yaratmak ve bunu sürdürmek kararlılığındayım.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin gündeminde, Meclisimizin önünde çözüm bekleyen sorunlar, önemli konular var. Ulusumuzun, toplumumuzun ve demokrasimizin umudu, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Bu üstün irade istencine, "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" ülküsüne layık bir Meclis olarak başarılara ulaşacağımıza içtenlikle inanıyorum. Bütün iç ve dış sorunlarımızın en önemli çözüm odağı, Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de, büyük bir şevkle, Mustafa Kemal Atatürk'ün izinde ve üstün bir vatanseverlik anlayışıyla, her görevin üstesinden gelecektir.

Tüm arkadaşlarıma, başarı ve sağlık dileklerimi iletiyorum; teşekkürlerimi yineleyerek, saygılarımı sunuyorum.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 4. Birleşimi (16 Ekim 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

15 Ağustos 1997 Cuma

8 yıllık ilköğretim

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 136. Birleşimi (15 Ağustos 1997)

CAFER GÜNEŞ (Kırşehir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan tasarının 6 ncı maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, 6 ncı maddeyle getirilen değişiklikte “ilköğretim kurumları 8 yıllık okullardan oluşur; bu okullarda kesintisiz eğitim yapılır ve bitirenlere ilköğretim diploması verilir” deniliyor. Çok söylendi, bir kez daha söylüyorum; eğitim süresinin 8 yıla, 10 yıla, 12 yıla çıkmasına hiç kimse karşı değildir; karşı olunan olay, yönlendirmeli değil, kesintisiz olmasıdır; karşı olunan olay, halkımızı kandırmaya yönelik demeçlerdir; karşı olunan olay, yabancı TV ve gazetelere başka konuşup, kendi insanına başka konuşma olayıdır; karşı olunan olay, iki yüzlülüktür; karşı olunan olay, çifte standartlıktır.

Zaten, ikinci kademede okullaşma oranı yüzde 65’tir. 4 milyon öğrencinin 2 milyon 600 bini ikinci kademeye devam ediyor; geriye kalan 1 milyon 400 bin öğrenci... İşte, tartışma burada başlıyor. Şu andaki ilkokullarımıza gerekeni yaptık mı; hayır. Çifte tedrisattan hâlâ kurtulamadık. Beş sınıfı, bir öğretmenin okutmasından hâlâ kurtulamadık. Öğretmen yetersizliğimiz had safhada. Öğretmen ihtiyacını nasıl karşıladığımızı hepimiz biliyoruz. Sınıflardaki öğrenci sayılarımızın nasıl olduğu belli. Taşımacılık sistemindeki çocuklarımızın rezaleti ortada. En basit ders aletlerinden yoksun okullarımızı, yine, hepimiz biliyoruz. Şimdi, sizlere soruyorum: Siz, bu ihtiyaçların hangisini karşıladınız? “8 yıllık kesintisiz eğitim” diyorsunuz, aceleniz nedir? Mecliste partilere bakarsak yarı yarıya; yarısı karşı -oy oranı olarak söylüyorum- yarısı taraftar. Geliniz, bu işi seçimden sonraya bırakalım, bir de halkın görüşünü almış oluruz. Bu kamburları düzeltmeden, kesintisiz 8 yıla geçiş, kamburu daha da artırır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ortada. Getirilen bu yasa tasarısı plana aykırı, Anayasanın 166 ncı ve diğer bazı maddelerine aykırı, 3067 sayılı Yasaya aykırı; tali komisyon saydığınız Millî Eğitim Komisyonu birçok sebepten dolayı reddediyor. Dünyadaki gelişmiş ülkelere bakın; oradaki bu uygulama reddediliyor.

Sayın Başbakan “bu yasa benim de içime sinmedi” diyor. Yine, Sayın Başbakan yaptığı bir Meclis konuşmasında, Sayın Baykal’a hitaben “Sayın Baykal, sizinle anlaşamayacağımız tek konu varsa, o da budur” diyor. Şimdi, soruyorum: Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planına aykırı, yasalara aykırı, Millî Eğitim Komisyonu raporuna aykırı, gelişmiş ülke gerçeklerine aykırı, uluslararası anlaşmalara aykırı, Başbakanın içine sinmiyor, ANAP’lı bazı milletvekillerinin kitaplarına ve konuşmalarına aykırı, bugüne kadarki hükümet programlarınıza aykırı; derdiniz nedir Allah aşkına?.. Halkın mitinglerine izin vermiyorsunuz, halkı yarasaya benzetiyorsunuz, imam-hatiplerden mezun olanlara “yarasadır, Atatürk düşmanıdır, vehhabidir” diyorsunuz, çapulcudur diyorsunuz...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 136. Birleşimi (15 Ağustos 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

12 Ağustos 1997 Salı

Sel felaketleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 133. Birleşimi (12 Ağustos 1997)

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Son bir iki gün içerisinde yurdumuzda meydana gelen yağışlardan kaynaklanan yoğun sel felaketleri için, Yüce Meclisimizi bilgilendirmek ve Hükümet olarak yaptıklarımızı anlatmak için, gündemdışı söz istedim; bu sözü lütfedip veren Değerli Başkanımıza, şahsım ve Hükümetimiz adına teşekkürlerimi ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Geçtiğimiz haftadan itibaren yurdumuz yoğun bir yağış ortamına girmiş bulunmaktadır. Meteoroloji yetkilileri de bu yağışların, geçtiğimiz hafta ve bu hafta devam edeceğini önceden bildirmişti. Ancak, maalesef, bu yağışlar yurdumuzun birçok yöresinde büyük sel felaketlerine sebebiyet vermiş; can ve mal kaybına neden olmuştur; bundan dolayı, Hükümetimiz, bendeniz ve Yüce Meclisimizin değerli üyelerinin elbette ki üzüntüleri büyüktür. Sadece, önce, sel felaketi olduğu bilgileri bize ulaşan vilayetleri burada sıraladıktan sonra, önem arzeden bazıları hakkında da Yüce Meclise biraz daha fazla bilgi arz etmek istiyorum.

Bu geçtiğimiz günlerde; yani, 7-8 Ağustostan bu yana, Van ili Özalp İlçesinde; Ege Bölgesinde Denizli ve Afyon İllerinde; Marmara Bölgemizde İstanbul, Bursa İllerimizde; Akdeniz Bölgesinde Burdur, Isparta, İçel ve civarında; bugün de, Zonguldak’ta sel felaketi meydana gelmiştir. Bunlardan Ağrı’da meydana gelen sel felaketi, Diyadin ve Doğubayazıt İlçelerimizi kapsamıştır; bu ilçelerimizde büyük hasarlar vermiştir. Ayrıca, Doğubeyazıt Sağdıç Köyünde 8, Diyadin İlçesinin Yeniçukur Köyünde de 3 vatandaşımız maalesef sel sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bu yörelerde ilk tespitlere göre; 450 hayvan zayiatı olmuştur, 7 ev oturulamaz durumdır, 64 ev de değişik oranlarda selden hasar görmüştür.

Bu 7-8 Ağustos tarihinde meydana gelen Ağrı’daki sel felaketi sebebiyle, Bakanlığımızdaki fondan ve Başbakanlıktaki Acil Destek Fonundan, valilik emrine 55 milyar lira, ilk andaki yaraları ve ihtiyaçları gidermek için gönderilmiştir.

Diğer önemli bir sel felaketi, bugün, Zonguldak’ta Çaycuma ve Alaplı’da meydana gelmiştir. Yöreye Devlet Bakanı Sayın Hasan Gemici gitmiş ve halen, orada sel felaketiyle ilgili çalışmaları sürdürmekte ve yürütmektedir. Henüz sel devam ettiği için ne kadar bir hasar meydana geldiği tespiti yapılamamıştır. Buraya da hem sel felaketindeki kurtarma çalışmaları için hem de ilk anda meydana gelen zararları gidermek için, valilik emrine gerekli para -istenen paralar- gönderilmiştir. Ayrıca, Silahlı Kuvvetlerden, kurtarma çalışmaları için helikopter temin edilmiştir; bu helikopterler, şu anda bölgeye ulaşmıştır. Sanıyorum, Silahlı Kuvvetlerimiz de, kurtarma çalışmalarına şu saatlerde -benim burada konuşma yaptığım dakikalarda- müdahale etmiş bulunmaktadır.

Diğer bir önemli sel felaketi İstanbul’da meydana gelmiştir. İstanbul’da 11 Ağustos günü başlayan yağışlarla, Alibeyköy Deresi, Eyüp Çayı ve Küçüksu Derelerinin dolması sonucundan, Sarıyer, Kağıthane, Alibeyköy, Beşiktaş semtleri su baskınına uğramış; kesin olmamakla beraber, ilk tespitlere göre 300 civarında mesken ve işyeri sular altında kalmıştır. Cenderesi denilen, Alibeyköy Deresine bağlı bir derede bulunan 4 sanayi kuruluşunda mahsur kalanlar olmuş; bunlar, valiliğin, Deniz Kuvvetlerinin, Sahil Korumanın yardımlarıyla, Devlet Su İşlerinin makinelerıyle ve temin edilen botlarla, bu kişiler bu fabrikalardan alınmıştır. Halen, Organik Kimya Fabrikasında 6-7 fabrika görevlisi, fabrikayı terk etmemiş bulunuyor. Kendileriyle telefon bağlantımız var; yiyeceklerini, içeceklerini temin ettik. Fabrikayı tahliye etmeleri için ısrar ettik; fakat, jeneratör tesislerini korumak amacıyla, şimdilik hayatî tehlikeleri de bulunmadığı için ve bu tesisler fabrikanın ikinci katında bulunduğu için, terk etmek istememektedirler; ama, fabrikanın önünde, istedikleri anda kendilerini fabrikadan çıkarmak üzere, bir bot hazır beklemektedir.

Bu vesileyle, İstanbul ve İzmir’de daha önce meydana gelen ve sık sık tekrarlanan bu sel felaketlerinin, bu büyük şehirlerimizdeki altyapı ve yapılaşma sorununa bir defa daha Hükümetin dikkatini çekmesi söz konusu olduğu için, önümüzdeki günlerde, üniversitelerin bu konularla ilgili bilim adamları da dahil edilmek üzere, büyük şehirlerimizin altyapısı ve yapılaşması konusunda bir inceleme ve araştırma başlatmak istiyoruz. Buna göre de, bu tür felaketlerden bu büyük şehirleri koruyabilmek için gereken tedbirler neyse, bunları tespit edip, bu tespitlere göre de, hangi kurumlar, ne gibi işler yapacaksa, ne gibi tedbirler alacaksa, bu tedbirlerin de alınmasını kararlaştırmış bulunmaktayız.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 133. Birleşimi (12 Ağustos 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

23 Temmuz 1997 Çarşamba

Antalya'da yangın

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 125. Birleşimi (23 Temmuz 1997)

YUSUF ÖZTOP (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; iki gün önce Antalya'da meydana gelen, hepimizi üzen ve can kaybıyla sonuçlanan yangınla ilgili düşüncelerimi, dileklerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, yıllardan beri, ülkemizin çeşitli yerlerinde, ne yazık ki, yaygın biçimde, yangınlarla karşılaşıyoruz. Son olarak, 21 Temmuz günü Antalya'da büyük bir yangınla karşı karşıya kaldık.

Yangının özelliği şu: Yangın, üç ayrı noktadan aynı zamanda çıkıyor -bunu, hepimizi ciddiyetle düşündürmesi gereken ciddî bir olay olarak görüyorum- birinci nokta, Düzlerçamı Kayraklı Kulesi dibinden; hemen o yangını takiben -yine, bir başka bölgede- Aşağı Karaman civarındaki Köyümüzde; hemen kısa bir süre sonra da, Duraliler Köyü civarındaki bir noktadan başlıyor. Üç noktadaki yangın birleştiği zaman, korkunç bir yangın ortaya çıktı; Antalya, gerçekten çok zor anlar yaşadı.

Bu alanın kızılçam ağaçlarıyla kaplı olması nedeniyle ve saatte 80-90 kilometre hızla esen rüzgârın da etkisiyle, yangın, tüm çabalara rağmen, önlenemedi ve bu yangın sonucunda 700 hektar alan, ne yazık ki, kül oldu.

Bu bölgenin bir özelliği var. Bu bölge, Antalya'nın akciğeri konumundadır. Antalya, bu yangında yalnız orman yapısını kaybetmedi; bir ölçüde, Antalya'nın kalbi de yanmış oldu.

Üzüntüyle ifade edeyim ki, iki orman görevlisini de bu yangında kaybettik; büyük üzüntü duyuyoruz, büyük acı duyuyoruz. Orman Mühendisi Osman Çolpak ileTraktör Operatörü Mehmet Özcan'ı kaybettik. Kendileri görev şehidi oldular. Kendilerine Tanrı'dan rahmet diliyorum, yakınlarına, orman teşkilatına da başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, bu yangından Antalya'nın Aşağı Karaman Köyü, Nebiler Köyü, Doyran Köyü ve Duraliler Köyü büyük ölçüde zarar görmüştür; kimi vatandaşlarımız hayvanlarını kaybettiler, kimi vatandaşlarımız bahçelerini kaybettiler, kimi vatandaşlarımız seralarını kaybettiler, kimi vatandaşlarımız da evlerini kaybettiler; onlar, şu anda perişan durumdadırlar; takriben 300 dekar bahçenin yandığı da söylenmektedir.

Bu bakımdan, bizim, Hükümetimizden özel bir talebimiz, özel bir istirhamımız var. Öncelikle -bugün, memnuniyetle öğrendim ki hasar tespitine başlanmış- zaman kaybedilmeden hasar tespiti yapılmalı, zarar gören köylülerimizin, vatandaşlarımızın zararları karşılanmalıdır diye düşünüyorum.

Bir başka talebimiz, kredi borcu olan çiftçilerimizin kredi borçlarının ertelenmesi ve yeni kredi olanaklarının yaratılmasıdır; bunu özellikle bekliyoruz. Bu köylülerimiz arasında serası yananlar da var; özellikle, serada, ekim dikim işi ağustos ayı başında başlamaktadır. Şu anda, üreticinin de elinde ciddî miktarda parası, ciddî kaynağı yoktur; bir an önce, bu devlet yardımının, kredisinin sağlanarak, üretimin yeniden yapılabilir duruma getirilmesini Hükümetimizden bekliyoruz.

Yine, bu alan, biraz önce ifade ettiğim gibi, Antalya'nın akciğeri konumundadır. Hiç zaman kaybedilmeden, bu bölgenin yeniden ağaçlandırılması için gerekli çabanın, gayretin gösterilmesini de Hükümetten bekliyoruz.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 125. Birleşimi (23 Temmuz 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

15 Temmuz 1997 Salı

Doğu Anadolu Bölgesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 121. Birleşimi (15 Temmuz 1997)

ASLAN POLAT (Erzurum) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığında kurulan 55 inci Hükümet, görevi devraldığı gün, Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünce, 1.7.1997 gün ve 1997/27 sayılı genelgeyle, genel ve katma bütçeli idareler, kamu iktisadî teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkları, bütçenin transfer tertibinden yardım alan kuruluşlar, özel bütçeli kuruluşlar, il özel idareleri ve belediyeler ile bunların kurdukları birlik, müessese ve işletmeler, özelleştirme programına alınmış kamu payı ağırlıklı kuruluşlar, fonlar, kefalet sandıkları, döner sermayeler, kamu bankaları ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca ihalesi yapılmış, ancak, işe başlanmamış ihaleler ile halen ilan edilmiş olanlar ve değerlendirme konumunda bulunanlar dahil olmak üzere, bütün ihaleler, ikinci bir emre kadar durdurulmuş olup, söz konusu ihaleler için acil durumlarda Başbakanlıktan izin alınma şartı getirilmiştir.

Yine, Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün 1.7.1997/26 sayılı genelgesiyle, yukarıda adı geçen kurumların, ikinci bir talimata kadar, 2 milyar Türk Lirasının üzerindeki her türlü ödemeleri için ilgili Bakanın izninin alınması şartı getirilmiştir; fakat, yerel halkla en yakın ilişki içerisinde bulunan ve seçilmiş ve siyasî sorumluluk taşıyan belediyeler, toplu halde itiraz edip, seslerini yükseltince, 5.7.1997 gün ve 1997/29 sayılı genelgeyle, bu yasağın belediyelerle ilgili kısımları genelge kapsamından çıkarılmıştır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu genelgeden en fazla zararı doğu ve güneydoğu halkı görmektedir ve devamı halinde de, bu sıkıntılar, artarak devam edecektir. Şöyle ki: Bu bölgelerde, özel teşebbüs yatırımları, gerek sermaye birikiminin azlığı, büyük iş merkezlerinin uzaklığı gerekse terör vesaire sebeplerle yeterli olmayıp, kamu yatırımları bu bölgeler için hayatî önem taşımaktadır. Her ne kadar, Devlet Planlama Teşkilatı kaynaklarına göre, 1983-1992 arasında, 1993 fiyatlarıyla, mesela, Ege Bölgesinde kişi başına kamu yatırım harcamaları 14,8 milyon TL, Doğu Anadolu'da ise kişi başına kamu yatırım harcamaları ancak 5,5 milyon TL ile Ege Bölgesinin neredeyse üçte biri kadar ise de, yine de, olmayan yatırımlar içinde kamu yatırımları hayatî önem taşır. Ayrıca, bu bölgenin iklim olarak çok sert olması, inşaat işleri ile meralarda hayvan besleme işinin beş altı ay sürmesi ve bu bölgelerde resmî iş mevsiminin 15 Mayıs-30 Ekim arasında olmasına mukabil, gerçek inşaat süresinin daha da kısa olması göz önüne alınırsa, bu yasağın bölge için ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla, bir yıllık ihtiyaçların genellikle beş altı ay içerisinde kazanılmaya çalışıldığı bu bölgelerde, ihalelerin durdurulması ve 2 milyar TL gibi bugünkü müteahhit ödemeleri içerisinde cüzi kalan rakam dışındaki ödemeler için ilgili bakanlıktan izin alınma şartı, ihalelerin ve ödemelerin büyük ölçüde aksamasına sebep olacak ve özelleştirmeyi ve özel girişimciliği savunduğunu iddia eden bu Hükümetin programıyla da büyük çelişki arz edecektir. Ayrıca, bu genelge, esnaf ve müteahhit firmalar üzerinde olumsuz etki yapmıştır. Devamı halinde de artarak devam edecektir. Şöyle ki, esnaf sattığı malın parasını alamamakta, müteahhit firmalar yeni bağlantılar yapamamaktadır; dolayısıyla, çek ve senet ödemelerinde artarak yükselen bir protesto ağıyla karşılaşılacak demektir.

Bu Hükümetin içerisinde tek bir doğulu bakanın olmaması, Hükümetin doğunun sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğunu ilk bakışta göstermektedir.

Ben, sizlere, Erzurum ve doğuyla ilgili birkaç rakam vererek durumun vahametini gözler önüne sermek istiyorum:

Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre, Erzurum İlimiz, 1973 yılında Türkiye'deki il sıralamasında 25, 1985'te 54, 1994'te 57 nci sıraya düşmüştür. Takriben yirmi yılda 32 il alta düşmüştür. Kars İlimiz ise, 1973 yılında Türkiye il sıralamasında 29; 1985'te 62; 1994'te ise 65 inci sıraya düşmüştür. Kars da takriben yirmi yılda 36 il aşağı düşmüştür.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 121. Birleşimi (15 Temmuz 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

26 Haziran 1997 Perşembe

Uyuşturucuyla Mücadele Günü

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 112. Birleşimi (26 Haziran 1997)

M. CİHAN YAZAR (Manisa) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; bugün, Dünya Uyuşturucuyla Mücadele Günü. Bu konuyla ilgili görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.

“Uyuşturucu bağımlılığı” terimi ülkemizde yanlış olarak kullanılmaktadır; işin esası, madde bağımlılığıdır. Dünya Sağlık Örgütü, şu ana kadar bağımlılık yapma özelliğine sahip 10 çeşit madde tanımlamıştır. Bunlar: Alkol, morfin, tütün, barbutiratlar, amfetamin, kokain, esrar, khat, halisinojenler, LSD ve uçucu solventlerdir.

Bağımlılık yapan maddeler, beynin genel depresyon ve stimülanlarıdır. Bağımlılık olayının nörolojik boyutu dışında, psikolojik, sosyal, kültürel ve genetik yönleri de vardır. Madde bağımlılığının belli bir ilaç veya ilaç grubuyla tedavisi mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, yapılan araştırmalara göre yüksekokul ve üniversite gençliğinin yüzde 4'ü uyuşturucu kullanmaktadır. Öğrenci olmayan gençlik arasında bu oran, ya eşit ya da daha yüksek düzeydedir. Sorun hem zengin hem de yoksul kesimlerde aynı biçimde tespit edilmiştir.

Altın Hilal Bölgesinden; yani, Pakistan ve Afganistan'dan Avrupa'ya; Türkiye, İran ve bağımsız devletler topluluğu üzerinden taşınan uyuşturucunun ancak çok küçük bir kısmı yakalanabilmektedir. Mafyaiçi hesaplaşmaların ilk akla getirdiği, Türkiye'de, artık, Ortadoğu'da yeniden düzenlenen dengelerle birlikte bir karapara aklama ve bavul ticaretinin yaygın bir biçimde yapılmaya başladığıdır. Burada, Türkiye'nin yıllık bütçesinden ve dışborçlarından daha büyük paralardan söz ediyoruz. Bu kirli zenginler, elbette ki, böyle bir düzeni ayarlamaya muktedir olanlardır.

Madde bağımlılığının belli bir ilaç veya ilaç grubuyla tedavisi mümkün değildir demiştim. Türkiye, 1961'de imzalanan Narkotik Uyuşturucular Sözleşmesi ile 1971'deki Psikotropik İlaçlar Bildirgesinin ve 1988 Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin tarafı konumunda olmasına rağmen, yürütmeyi gerçekleştiremiyor durumdadır. Bu ve benzeri nedenlerle, bugüne kadar sağlık personeli, sağlıkla ilgili meslek örgütleri, üniversiteler, basın ve yayın kuruluşları ile ilk, orta ve lise öğretmenleri madde bağımlılığıyla mücadele stratejisini belirleyememişlerdir.

Madde bağımlılığıyla mücadelede en önemli silah, eğitimdir; yasaklama gibi kolaycı tedbirlerin hiçbir işe yaramadığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Türkiye'de, madde bağımlılığı sağlık sorunu haline gelmiş kişilerde teşhis, yardım, tedavi ve eğitim verebilecek merkezlere ek olarak iki kuruluş mevcuttur. Bu kuruluşlar “AMATEM” olarak isimlendirilmektedirler. AMATEM, Alkol ve Madde Bağımlıları Tedavi Merkezi olarak açıklanabilir. Bu kuruluşlardan İstanbul'da 30 yataklı bir ünite, Manisa'da da 50 yataklı bir ünite mevcuttur. Ünitelerin fazlalaştırılması, uyuşturucuyla mücadele gücümüzü artıracaktır. Manisa'da yapılan bu yeni ünite, henüz bu ay faaliyete geçmiştir.

Türkiye, ciddî bir narkotik akışıyla karşı karşıyadır. Yerel uyuşturucu kullanımı, İstanbul merkez olmak üzere, artmaktadır. Tutkaldan haşhaş ve eroine, eroinden kokaine kadar geniş bir yelpaze içindeki uyuşturucu kullanımının artması karşısında, uyuşturucunun önlenmesi, teşhisi ve tedavisi, ülkemizde çok büyük önem kazanmaktadır.

Toparlayacak olursak; Türkiye'ye çeşitli yollardan giren ve çıkan ve gençler için ciddî bir pazar oluşturmaya başladığı içindir ki, bir kısmı Türkiye'de kalan uyuşturucuya karşı etkili bir mücadele stratejisi belirlemek, bu noktadan sonra zorunlu hale gelmiştir; ancak, açıkça görülmektedir, ki kimi güç odakları, bu işten çıkar umdukları için mücadeleyi engellemekte yahut zorlaştırmaktadır.

Bu noktada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, çocukları ölen ailelere ve tüm toplumda uyuşturucudan etkilenecek insanlara bir borcu vardır...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 112. Birleşimi (26 Haziran 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Haziran 1997 Çarşamba

Sağlık kurum ve kuruluşları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 105. Birleşimi (11 Haziran 1997)

RP GRUBU ADINA AHMET BİLGE (Ankara) - Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; Millî Savunma Bakanlığı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarına Bağlı Kurumlarda Döner Sermaye Teşkili ve İşletilmesine İlişkin Kanun ile Gülhane Askerî Tıp Akademisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili olarak, Refah Partisi Grubu adına, söz almış bulunuyorum; şahsım ve Partim adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Resmî sağlık kurum ve kuruluşlarında emekli personel ve yakınlarının muayene ve tedavileri karşılığı, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından yapılan ödemeler ve bundan dolayı elde edilen gelirler, anılan bu sağlık kuruluşlarının bünyesinde faaliyet gösteren döner sermaye işletmeleri vasıtasıyla, kendi kuruluşlarının geliştirilmesinde kullanılmaktadır.

Yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, askerî sağlık kurum ve kuruluşlarında ise, anılan türden bir uygulama bulunmamaktadır. Bu durum, askerî sağlık kurum ve kuruluşlarının kendilerini yenileme ve ihtiyaçlarını süratli bir biçimde karşılamaları bakımdan, büyük bir sıkıntı kaynağı olmaktadır.

Askerî sağlık kurum ve kuruluşlarının, diğer resmî sağlık kuruluşlarından farklı olarak döner sermaye işletmeleri kuramamalarının nedeni, 10. 6.1985 tarihli ve 3225 sayılı Millî Savunma Bakanlığı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarına Bağlı Kurumlarda Döner Sermaye Teşkili ve İşletilmesine İlişkin Kanunun 2 nci maddesinde, bünyesinde döner sermaye işletmesi kurulacak askerî kuruşlar sayılmış; ancak, bu deyim içerisine askerî hastanelere yer verilmemiş olmasıdır.

Tasarının 1 inci maddesinde, belirttiğimiz sıkıntıyı ortadan kaldıracak şekilde "kurum" deyimi içerisinde mütalaa edilecek kuruluşlar içerisine askerî hastaneler dahil edilmiştir. 2 inci maddeyle, diğer resmî sağlık kuruluşlarındaki uygulamaya benzer şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun değişik 70 inci maddesinde sayılan hak sahiplerinin, döner sermaye kurulan askerî hastanelerde yapılan muayene ve tedavi giderlerinin, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından askerî hastane döner sermayelerine yatırılması öngörülmüştür. Tasarının 3 üncü maddesiyle de, Gülhane Askerî Tıp Akademisinin döner sermaye gelir kaynakları belirlenmiştir.

Kıymetli milletvekilleri, sağlık hizmetlerinin verimli, etkin bir şekilde ve aynı standartlarda tüm vatandaşlarımıza sağlanması, sosyal devlet anlayışının bir gereğidir. Bunu yerine getirirken de sağlık kuruluşlarının idarî ve malî açıdan özerklik kazanmaları, kendilerini yenileme ve acil ihtiyaçları için kullanabilecekleri kaynaklarının olması bakımından döner sermayeler önemli bir işleve sahip bulunmaktadır.

Kanun tasarısıyla, uygulamada, askerî sağlık kuruluşları ile diğer sağlık kuruluşları arasındaki farklı uygulamalar sona erdirilerek bir benzerlik de sağlanmaktadır. Bu nedenle, Millî Savunma Bakanlığı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarına Bağlı Kurumlarda Döner Sermaye Teşkili ve İşletilmesine İlişkin Kanun ile Gülhane Askerî Tıp Akademisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının kanunlaşarak, uygulamaya bir an önce geçilmesini gerekli görüyoruz.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 105. Birleşimi (11 Haziran 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

27 Mayıs 1997 Salı

Düzce'nin il olması

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 98. Birleşimi (27 Mayıs 1997)

MUSTAFA KARSLIOĞLU (Bolu) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bolu Milletvekili Sayın Avni Akyol'un "Kaynaşlı" adıyla bir ilçe kurulması ve Düzce'nin il olması hakkında vermiş olduğu yasa teklifinin İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınma önergesi üzerinde söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, gerçekten, 1950'li yıllardan beri, bütün devlet adamları, siyaset adamları, Düzce'ye il olma sözü vermiştir. Bugün, objektif değerleri ortaya koyacak olursak, ve 67 ilden sonra, çeşitli nedenlerle il yapmış olduğumuz ilçeleri de bir araya koyacak olursak, Düzce'yi il yapmak için vereceğimiz karar ne kadarın olumlu, ne kadar objektif bir karar olduğunu göreceğiz.

Biliyorsunuz, ülkemiz, geçen haziranda, İstanbul'da, II. Habitat Toplantısını yaptı; çok da başarılı bir toplantı oldu. Amaç neydi; sağlıklı, yaşanılabilir bir çevre. Bugün, gerçekten, İstanbulumuz, birçok Avrupa ülkesinden büyük bir konumdadır, yükü artık taşıyamamaktadır ve Sakarya'yı da içine alan bir metropol haline gelmiştir. İstanbul'a yakın olan -gerek otoyolların ve gerek karayollarının ortasında- Düzce, gelişmekte olan sanayinin kaçınılmaz bir sürecine girmiştir. Bu bakımdan, bu sanayinin daha sağlıklı gelişebilmesi için, Düzce'nin il olması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Ben Akçakoca doğumluyum; Düzce'de yerleştim, uzun yıllar Düzce'de kaldım ve Bolu'da da 19 yıl hekim olarak görev yaptım. Bugün, bir ilden bir ilçeye gideceksiniz ve o ilçeyi geçeceksiniz, dört ilçeye daha gideceksiniz; işte bu ilçe Düzce'dir. Bolu'dan Düzce'ye geleceksiniz, Düzce'yi geçeceksiniz ve dört ilçeye gideceksiniz... Böyle bir şey olamaz!.. Bu da, Düzce'nin il olmasını gerekli hale getirmiştir.

Ayrıca, Düzce hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum: Düzce, Batı Karadeniz Bölgesinde, Ankara-İstanbul otoyolunun tam ortasında, kuzey-güney arasında 37 kilometre, doğu-batı arasında 30 kilometre olan, 1 065 kilometrekarelik bir alana sahiptir; 120 rakımlı ve bir ova şeklinde olup, etrafı dağlarla çevrilidir. Tabiî ki, burada -hepiniz biliyorsunuz- iklimine değinmiyorum.

1990 nüfus sayımına göre, Düzce, merkezde 61 bin nüfusa sahip. Bugün -elimde Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamları da var- bu rakam 100 bindir; o zaman, 156 bin nüfusunun olduğu yazılıyor; ama, burada, bir gazetemizde, Devlet İstatistik Enstitüsünün yapmış olduğu bir araştırmaya göre, bugün, Düzce'nin, köyleriyle beraber 200 bin nüfusu olduğu belirtiliyor. Nüfus yoğunluğu, 1990 yılına göre 147; zannediyorum, şimdi de 200 civarında; çünkü, Düzce, ayrıca, çok göç alan bir bölge olup, göç oranı Türkiye ortalamasının iki katıdır.

Düzce'de, son yıllarda, bildiğiniz gibi, 4 yeni ilçe oluşturulmuş. Bunlar, Gölyaka, Çilimli, Cumayeri ve Gümüşova. Şimdi, biz, bir de Kaynaşlı diye bir ilçe öneriyoruz.

Düzce'ye bağlanabilecek olan Akçakoca ve Yığılca ilçeleri, coğrafî konumları, ekonomileri ve sosyal yapılarıyla, Düzce'yle bir bütünlük teşkil etmektedir.

Düzce, köy sayısı ve gelişmiş beldeleriyle, yeni ilçeler çıkarabilecek durumdadır; ki, burada, şimdi, biz, Kaynaşlı'yı öneriyoruz.

Düzce'de, gerçek ve tüzel kişilerin işlettiği 3 bin adet orman ürünleri tesislerinde, yaklaşık 25 bin kişi çalışmaktadır. Bu tesislerde, kaplama, parke, kereste, sunta ve mobilya üretilmektedir. Bundan başka, 70 adet av tüfeği imalathanesinde 2 bin civarında işçi çalışmaktadır.

Ayrıca, geçenlerde, Japonya, Güney Kore ve İhlas Holding işbirliğiyle Türkiye'de son yıllarda yapılan en büyük yatırımlardan KİA Otomotiv Sanayiinin temeli de Düzce sınırları içerisinde atılmıştır; en kısa zamanda da hizmete girecektir.


Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 98. Birleşimi (27 Mayıs 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

14 Mayıs 1997 Çarşamba

Dünya Çiftçiler Günü

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 93. Birleşimi (14 Mayıs 1997)

H. AVNİ KABAOĞLU (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 14 Mayıs, Dünya Çiftçiler Günüdür. Türkiye'de, nüfusumuzun yüzde 40-45'i çiftçilikle uğraşmaktadır. Çiftçilerimize Allah'tan bol ürün dileyerek, sözlerime, saygı ve sevgiyle başlamak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Doğu Karadenizin büyük bir bölümünü ilgilendiren çay ürünü hakkında size bilgi sunmak ve Hükümetten çayla ilgili bazı isteklerde bulunmak için huzurunuzdayım.

Değerli arkadaşlar, çay bitkisi, Doğu Karadeniz kıyı bölgesinde, yüksekliği bin metreye kadar, 30 kilometre derinlikli bir alanda yetişmektedir. Sarp Sınır Kapısından Ordu il sınırına kadarki kıyı şeridinde, daha fazla çay tarımıyla uğraşılmaktadır. Çay üretimi, 1938 yılından itibaren, bölgede tek geçim kaynağı durumundadır. Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan insanlarımızın geçimini sağlamak üzere, çay üretimi, Türkiye'de, cumhuriyetin ilk yıllarından beri, elli yılı aşkın bir sürede önemli gelişmeler göstermiştir.

Günümüzde, 767 bin dekar arazi üzerinde 201 500 çiftçi ailesi çay tarımıyla uğraşmaktadır. 4.12.1984 tarihinde çıkarılan 3092 sayılı Yasayla çay tekeli kaldırılmış; kırkdört yıl sonra, çay tarım işlemesi ve satışı serbest bırakılarak, sektör, serbest rekabete açılmıştır.

Doğu Karadeniz Bölgesinde, hem ekonomik hem sosyal hem de istihdam açısından, çay sektörü önemli olmaktadır ve bu önemi halen korumaktadır.

Değerli milletvekilleri, çay üretimi ve sanayii, bölgenin tek geçim kaynağıdır. Bölge insanı, çay bahçesine, kendi evladına bakarcasına bakmaktadır; çünkü, başka geçim kaynağı yoktur. Hayvancılık yoktur, portakal, mandalina bahçeleri, yerlerini, hemen hemen çay üretimine terk etmiştir. Çay işçilerinin çoğunun da sigortası yoktur.

Değerli arkadaşlar, çayı, büyüdüğü zaman, hemen toplamak ve çay fabrikasına teslim etmek lazım; yağmur olsun çamur olsun, çay bitkisi beklemez; işçiler, her türlü hava şartlarında, bu hasatı toplayıp bir an önce çay işleme merkezlerine götürmek mecburiyetindedirler. Dolayısıyla, bölgede yaşayan vatandaşlarımızın hemen hemen hepsi romatizmalı durumdadırlar.

Bağ-Kur tarım sigortası, bölge insanına yeterli faydayı sağlamamaktadır. Bu nedenle, bölge insanımız, sosyal güvenlik şemsiyesinden yeterli ölçüde faydalanamamaktadır. Üstelik, Bağ-Kur, çay üreticisinden, ödeyemeyeceği miktarda prim almaktadır. Çiftçi, çoğu primleri ödeyememektedir ve hacizle karşı karşıya durumdadır. Hükümetin, daha fazla karışıklıklara meydan vermemek ve ezilen çiftçimizin haklarını korumak için, Bağ-Kur'a el atması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlar, diğer taraftan, eğer bu sene çay fabrikasına yeni işçi alınacak ise, işçilerin istihdamında adaletli davranılmasına, hiç olmazsa kura sistemi uygulanarak spekülasyonların önlenmesine Hükümetin dikkatini çekmek isterim.

Değerli arkadaşlarım, çay üretiminde bulunan çiftçilerimize reva görülen çay fiyatları, normal şartlar altında, çiftçilerimizin geçimini sağlayabilecek durumda değildir. Yüzde 100'lere varan enflasyon karşısında, yaş çay yaprağına verilen fiyatlar, hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu azgın enflasyon karşısında, çiftçilerimiz, altı yıl önceki yaşamını arar hale gelmiştir. Özellikle Rize'de, fakirleşme, önemli ölçüde hissedilmektedir. Bundan dolayı da, Rize'den göçler, hızlı bir şekilde başlamıştır; Rize'nin nüfusu, azalmaya devam etmektedir.

Bölgenin sosyoekonomik çöküntüsünü önlemek için, çay destekleme politikasının iyileştirilmesi kaçınılmazdır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 93. Birleşimi (14 Mayıs 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

29 Nisan 1997 Salı

Romanya ve Türkiye Cumhuriyeti

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 86. Birleşimi (29 Nisan 1997)

ROMANYA CUMHURBAŞKANI EMİL CONSTANTİNESCU – Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, değerli parlamenter hanımlar ve beyler; bugün, Türk Halkının kendi meşru temsilcileri, kendi egemenliğinin koruyucuları olarak tayin ettiği zatıâlilerinizin arasında bulunmam benim için özel bir onur teşkil etmektedir. Müsaadenizle, başlangıçta, siyasî görüşmelerde sıkça anıldığına rağmen, değerini ve güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyecek bir hususun altını çizmek istiyorum. Parlamento, herhangi bir hukuk devletinin temel kurumu olarak, özellikle modern siyasal mimarlığın demokratik karakterini ispatlamaya davet edilen forum olduğu aşikârdır.

Geçenlerde, sizin, Parlamentonuzun 77 nci yıldönümünü kutladığını duymuştum. Demek ki, Türkiye bir parlamenter cumhuriyettir ve parlamenter sistem alanında onun tecrübesi bayağı uzundur.

Romen Halkının temsilcisi niteliğinde, bugün, Türk Halkına, kendisinin temsilcileri aracılığıyla hitap etmeye fırsatım vardır. Sizin aranızda bulunmam, ülkelerimizin demokrasi yolunu katı kararlılıkla, kesinlikle seçtiklerini, herhangi bir şüphenin dışında ispatlamaktadır. Gerek Türkiye gerekse Romanya, tarihlerinin farklı anlarında olsa bile, devlet kuruluşunun temeli olarak demokrasi değerleri tamamıyla üstlenmeye karar vermiştirler.

Romanya'nın demokrasi yoluna yeniden gelmesi ıstırap verici bir şekilde gerçekleştirilmiştir.

Halkımızın özgürlük uğruna yapmaya hazır olduğu ve yüce sınırlara kadar tahammül etmek zorunda kaldığı fedakârlıklar, komünist rejimin totaliter gücü düzenince hiçbir şekilde durdurulamamış bir hürriyet isteğini ifade etmektedir.

Böylelikle, bizim için, Aralık 89 dönemi geriye dönüşü bilinmeyen bir tarihî sürecin başlangıcını teşkil etmektedir. İşte ondan dolayı, tamamıyla farkında olduğumuz ve giriştiğimiz her hareketimize rehberlik yapması gereken Romen halkının temsilcilerinin omuzlarına sonsuz bir sorumluluk düşmektedir.

Aralık 1989 devrimi tarafından açılan yolda, Kasım 1996 tarihindeki seçimler, Romen toplumunun bundan sonraki tüm evrimine damgasını vuracak bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu seçimler, ilk önce, demokrasinin yalnız yedi yıllık bir süre içinde tanındığı bir toplumda güçlendirilmesinin inkâr edilemez delilidir. Herhangi bir demokratik rejimin erginlik tanıtını teşkil eden iktidar değişimine, aynı zamanda, ekonominin yapısal reformunun ele alınması tarzının yeniden tanımlanmasıyla refakat edilmiştir. Bu reformun etkinliği, bir yanda ekonominin geliştirilmesinde doğru bir denge tespit edilmesinden, diğer yandan da toplumsal istikrar ve reformun gerektirdiği fiyatların asgarî seviyeye indirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin, imajını tamamıyla değiştiren ekonomik alanda sağlam gelişmesi, ticarî ve sanayi dinamizmi konusunda gösterdiği gayretlere ve elde ettiği başarılara hayranlıkla bakmaktayız. Bu iyi koşulları beraberce değerlendirmeliyiz; Romanya ve Türkiye Cumhuriyeti, şu ana kadar kendi potansiyellerine yükselmeyen ticarî mübadeleleri yoğunlaştırmalıdırlar.

Ülkelerimizin ekonomik gelişmesinin ilişkilerimize katkıda bulunacağından eminim ve bu münasebetlerin, büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'ün meşhur "yurtta sulh, cihanda sulh" sözüyle olacağını düşünüyorum. (Alkışlar)

Romanya ile Türkiye arasında siyasî, ekonomik, kültürel ve tüm alanlarda fevkalade ilişkiler vardır. Bu bakımdan, Romanya ile Türkiye arasındaki bağlantıların ifadesi olarak, Romanya ile Türkiye arasındaki dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği antlaşması, iki ülke arasındaki işbirliğinin geliştirilmesiyle ilgili protokoller ve çeşitli alanlarda işbirliği anlaşmaları gibi belgeler, ülkelerimiz arasındaki sağlam bağlantıların delillerini oluşturmaktadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 86. Birleşimi (29 Nisan 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

10 Nisan 1997 Perşembe

Arnavutluk'taki durum

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 81. Birleşimi (10 Nisan 1997)

DSP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ SİNA GÜREL (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Demokratik Sol Parti Grubu adına, Başbakanlık tezkeresi üzerinde konuşmaya başlamadan önce, daha doğrusu konuşmanın başlangıcında, Arnavutluk'taki duruma çok kısa değinmek istiyorum.

Dost ve kardeş Arnavutluk Halkı, bugün, gerçekten iç savaştan bile daha kötü koşullar altında bulunmaktadır; çünkü, Arnavutluk'ta etkin bir ulusal gücün denetleyebildiği bir nüfus, maalesef şu anda yoktur ve eli silahlılar, Arnavutluk'ta kol gezmektedir; ancak, yine de, işin insana teselli veren yönü, Arnavutluk başkenti ve çevresinde, meşru rejim Cumhurbaşkanı Sali Berişa'ya bağlı olan güçler denetimi ellerinde tutabilmektedirler ve yine bir teselli verici unsur daha, Arnavutluk'ta, bugün, bir ulusal mutabakat hükümeti kurulmuş ve bu ulusal mutabakat hükümetinin, bundan sonra, uluslararası toplumun da katkılarıyla gerçekleştirebileceği bir barış ve esenlik ortamında, çok kısa süre içerisinde Arnavutluk'ta seçime gidebilmesi umulmaktadır.

Arnavutluk neden böyle bir kaos içerisine sürüklendi; aslında, tabiî ki, bunun çözümlemesini yapmanın yeri burası değil; ama, çok kısa söylemek gerekirse, Arnavutluk Halkı, yeni bir toplumsal ve siyasal yapıya geçerken, sağlam kurumlarla bunu yapamadığı için ve devlet denetiminden uzak böyle bir hızlı geçiş yaşadıkları için böyle bir kaosun içerisine, maalesef sürüklendiler. Üstelik Arnavutluk, soğuk savaşın ortadan kalktığı dönemde, soğuk savaş yıllarının bölünmüş Avrupasında sanayileşmesini tamamlayamamış, büyük bir yanlızlık içerisinde bulunan ve bu açıdan da Doğu Avrupa ülkeleri arasında özellikle çok iyi olmayan bir yere sahip olan bir devletti. Dolayısıyla, Arnavutluk'un yeni bir siyasal ve toplumsal yapıya geçişinin sancıları, öteki yerlere göre çok daha büyük oldu.

Türkiye, Arnavutluk'taki bu gelişmelere elbette seyirci kalamazdı ve kalmamalıydı; çünkü, Arnavutluk Türkiye'yle, Arnavut Halkı Türk Halkıyla çok yakın tarihsel ve kültürel bağlara sahiptir. Bu iki halk, Türkiye'nin Balkanlarda başat güç olduğu dönemden bu yana iç içe yaşamışlardır. Türkler ile Arnavutlar, bugün de, hem Balkanlarda hem Türkiye'de hiçbir zaman ayrı düşmemiş iki ulusal unsurdur ve Türkiye, işte bu yüzden, Arnavutluk'taki gelişmelere, Arnavutluk'taki kötü gidişe elbette seyirci kalamazdı.

Bunun da ötesinde, cumhuriyet dönemimizin o ilk parlak yıllarına baktığımız zaman, Türkiye'nin, bölgesinde etkin olan, bölgesinde işbirliğini en önde savunan, bu işbirliğinin gerçekleştirilmesi için önderlik yapan bir ülke olduğunu görürüz ve Türkiye'nin, bugün de -biz Demokratik Sol Parti olarak- aslında o cumhuriyetin ilk dönemindeki gibi, bölge merkezli bir dışpolitika yürütmesini uygun bulduğumuzu, her fırsat bulduğumuzda söylemeyi uygun buluyoruz; çünkü, eğer Türkiye, bölgesinde sağlam ilişkilerle oluşturduğu bir güç temelini, bölgesinde işbirliği ve dayanışma için oluşturduğu bir önderliği, gerçekleştirdiği bir önderliği, uluslararası çapta doğru kullanabilirse, işte, bölgesindeki iyi, sağlam ilişkilerinden aldığı güçle dünya çapında rol oynayabilecek bir uluslararası güç olabilir ve bunun tek yolu da Türkiye'nin sağlam bir bölgesel politikaya kavuşturulmasıdır.

Türkiye açısından Balkanlar bölgesi, maalesef -Demokratik Sol Parti olarak bizim bugünkü Hükümette gördüğümüz en önemli dışpolitika uygulaması eksikliklerinden biri olarak burada söylemek zorundayım- bu Hükümetin ihmal ettiği, ama, hiçbir zaman Türkiye'nin ihmal etmesi mümkün olmayan bir bölgedir ve Türkiye, Balkan politikasının en önemli dayanağı olarak da Arnavutluk'u görmelidir, Arnavutluk'a bakmalıdır; çünkü, Arnavutluk, öteden beri, Türkiye'nin Balkan politikasının temel dayanaklarından biri olduğu gibi, hiç istenmeyen bir şekilde, eğer, Arnavutluk Halkının bugün içinde bulunduğu kriz, bunalım devam eder ve Arnavutluk için ve Arnavut Halkı için daha kötü sonuçlar verecek olursa, bu kötü sonuçların bütün bölge açısından da kötü sonuçlar yaratması kaçınılmaz olacaktır. Bu açıdan da Türkiye'nin Arnavutluk'taki gelişmelere her zamankinden daha duyarlı olması ve her zamankinden daha çok Arnavutluk'un esenliğini ve Arnavutluk Halkının barış ve esenlik içerisinde yaşamasını gözetmesi gerekir.

Bu bakımdan, Demokratik Sol Parti Grubu olarak, Arnavutluk'taki bunalımın atlatılması, Arnavutluk Halkına hızla ve etkinlikle uluslararası yardımların ulaştırılması için, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uyarınca oluşturulacak bir uluslararası güce Türkiye'nin de katkı yapmasını olumlu karşılıyoruz, onaylıyoruz; ancak, bu uluslararası gücün sınırlı bir askerî kuvvetten oluşacağını hiçbir zaman unutmamamız gerekir ve bu gücün Arnavutluk'taki kaosa bir son vermek gibi iddiadan da uzak olduğunu gözardı etmememiz gerekir. Bu güce Türkiye'nin yanı sıra, İtalya, Fransa, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Romanya katkılarda bulunacaktır ve bu devletlerin katkısıyla sınırlı sayıda askerden oluşacak bu güç, sınırlı bir işlev yüklenmektedir. Bu sınırlı işlevine karşın, bu uluslararası gücü, Arnavutluk'ta son derece zorlu ve çok çetin bir görev beklemektedir.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 81. Birleşimi (10 Nisan 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

26 Mart 1997 Çarşamba

Muhtarlık kurumu

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 73. Birleşimi (26 Mart 1997)

ABDULBAKİ GÖKÇEL (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekileri; Türkiye’deki tüm muhtarların sorunlarını arz etmek üzere, gündemdışı söz almış bulunuyorum; sözlerime başlarken, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Bu konuşmamı, buradan, muhtarlarımıza bir mesaj olsun diye değil, uzun yıllar muhtarlık yapmış, il genel meclisi üyeliği görevinde bulunmuş birisi ve şimdi de bir milletvekili olarak, muhtarlık kurumunun sorunlarını Türkiye Büyük Millet Meclisinde dile getirmeyi, üzerime düşen bir görev saydığım için yapıyorum ve mutlaka çözümlenmesi gereken bu sorunlara bir çözüm getirileceğine inanıyor, Yüce Meclisin desteğini bekliyorum. (DSP ve RP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, muhtar kavramı, muhtariyet -yani özerklik- anlamını içerir; ancak, günümüzün demokratik platformunda, özerklik ifade eden bir muhtarlık anlayışı, maalesef, söz konusu değildir. Günümüzde, muhtarlık kurumu, dinamizmi olmayan, günümüzün özlem ve taleplerine cevap veremeyen bir konumdadır. Devlet ile halk arasında birinci derecede köprü olan muhtarlık kurumu, yerel yönetimlerin temel birimini oluşturması açısından taşıdığı öneme karşın, bugün, yapılan yanlışlıklar sonucu, zorluklar yaşamakta ve çok doğaldır ki, bu zorlukları, direkt olarak halka yansıtmak zorunda kalmaktadır.

Kurumun sorunlarının tespiti, teşhisi ve tedavisi, ülkemizdeki demokratik anlayışın sağlıklı gelişmesi için çok önemlidir. Seçim ve seçmen ilişkisinin ilk muhatabı olan muhtarın daha fonksiyonel olabilmesi bakımından, yıllardır ihmal edilmiş olan muhtarlarımızın bu sorunlarına, bizler, mutlaka sahip çıkmalıyız; çünkü, muhtar, demokrasinin temel taşıdır. Her görüşe mensup insanların oylarını alarak binlerce insanı temsil ederler. Muhtarlarımıza verilmeyen değer, dolayısıyla halkımıza verilmemiş olur.

Büyük Önder Atatürk’ün çağdaş Türkiye’sinde, ne yazık ki, yerel yönetim bazında, özellikle muhtarlık makamında yaşanan sorunların giderilmesi için, yapılan önerilere sırtların dönülmesiyle karşılaşılmaktadır. Bu sorunlara çözümler getirilmedikçe, halkımızın problemlerinin her geçen gün daha da artacağı bir gerçektir.

Türkiye’de, şu anda, 36 bini köy, 14 bini mahalle olmak üzere 50 bin muhtarımız, büyük bir özveriyle görevlerini yapmaktadırlar; hem de aylık 6 milyon 630 bin liralık maaşlarına karşın. 2108 sayılı Muhtar Ödenek ve Sosyal Güvenlik Yasası, günün koşullarına göre yeniden düzenlenmeli, ödeneğin, asgarî işçi ücretlerinden az olmaması sağlanmalıdır.

Muhtarlarımızın görevlerini devlete yaraşır yerlerde sürdürebilmeleri için mutlaka muhtarlık büroları sağlanmalıdır. Muhtarlık bürolarının giderlerinin de karşılanabilmesi dikkate alınarak, muhtarlar tarafından tahsil edilen harçların kendilerine bırakılması ya da harçların tahsili için kolaylıklar sağlayan, var olan yasalar iyileştirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mahalle muhtarlarımız, belediye meclislerinde, kendi mahallesini temsilen oturuma katılmalı, bölgesiyle ilgili kararlarda oy sahibi olmalıdır; bir nevi belediye meclis üyeliği sıfatı verilmelidir. Görev alanı köyler olan il genel meclisinde, her muhtar, her ilçeden kendi aralarında seçecekleri bir muhtarla temsil edilmelidir. İl genel meclisinde muhtarın olmayışı, köyler için alınan kararlar açısından büyük bir eksikliktir.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 73. Birleşimi (26 Mart 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Mart 1997 Salı

11 bin ton pirinç ithali

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 66. Birleşimi (11 Mart 1997)

RP GRUBU ADINA FETİ GÖRÜR (Bolu) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, Grubum ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

İstanbul Milletvekili Sayın Halit Dumankaya'nın, Toprak Mahsulleri Ofisiyle ilgili vermiş olduğu yolsuzluk ve usulsüzlük araştırması önergesi, 6 Mart 1996 günü, Meclisin 19 uncu Birleşiminde kabul edildi ve buna göre, 28 Martta da, komisyon toplanarak seçimini yaptı.

Şunu öncelikle sevinerek söylemek istiyorum ki, Komisyonumuz, hiçbir şekilde, olaylara, şahıslar bazında, partiler bazında veyahut da dönemler bazında bakmadı ve özellikle Komisyonun raporunun içeriğine göre "Toprak Mahsulleri Ofisindeki yolsuzluklar ve usulsüzlüklerin araştırılması" ibaresinden yola çıkarak, zamanaşımı süresinin sonuna kadar olan konuların incelenmesine karar verdi. Tabiî, buna göre, Türk Ticaret Kanununda zaman aşımı süresi beş seneyken, Memurin Muhakematı Hakkında Kanunda, memurların yapmış oldukları görevlerle ilgili suiistimaller, yolsuzluklarla ilgili zaman aşımı süresi on sene olduğundan dolayı, Toprak Mahsulleri Ofisinin on sene gerisine gidilerek, gerekli konular araştırıldı ve Komisyonumuzda, onüç konu üzerinde araştırma yapılması karara bağlandı.

Buna göre, sırasıyla, Akel Firması aracılığıyla 11 bin ton pirinç ithaline dayalı konunun hikâyesini kısaca anlatmak istiyorum.

1994 yılında, stokların azalması neticesinde, pirinç ithal edilmek üzere ihale yapıldı ve bu ihaleye, yapılan ilk ihaleyi kazanan Romak Firmasıyla beraber, ilk ihalede, spektlerinin, numunelerinin uygun olmadığı gerekçesiyle ihaleyi kazanamayan Akel Firması da katıldı.

Romak Firması, ihaleyi, CIF fiyat üzerinden; yani, limanda teslim fiyatı üzerinden, 287,5 dolar üzerinden kazandı. Bunun arkasından, Akel Firması tarafından Tarım Bakanlığına bir mektup yazılarak, Mersin fiktif depolarında bulunan 11 bin ton pirincin -ki, bu pirinç, daha önce ihaleye kabul edilmeyen pirinçtir- 235 dolardan verilebileceği ve Toprak Mahsulleri Ofisinin, bundan, 600 bin dolar civarında bir kârı olduğu söylendi.

Bunun üzerine, neticede, Toprak Mahsulleri Ofisinin eksperleri gönderilerek numune alındı ve ilk ihalede kabul edilmeyen bu pirincin alımı, daha sonra kabul edildi. Bunun liman teslim fiyatı 225 dolar; depolama ve tahliye masraflarıyla beraber 233,78 dolara mal oldu.

Bunun üzerine, ilk iki partide, 2 069 ton pirinç, yapılan incelemelerde spektlere uygun olmadığı halde ve yapılan anlaşmada da, bonifikasyon; yani, ıskonto uygulaması olmadığı halde, teslim alındı. Bunun dışında, geriye kalan 8 931 ton pirincin mukavele şartlarına uymadığı ve bunun, eğer mukavele şartlarına uygun hale getirilirse alınacağı konusunda, Toprak Mahsulleri Ofisi Hukuk Müşavirliği tarafından görüş bildirildi.

Fakat, iki taraf arasında, firma ve TMO arasında uzun uzadıya süren yazışmalar neticesinde, gözlenen odur ki, Akel Firması, özellikle silolardaki pirinçlerin çok sık şekilde istiflendiğini ve TMO'nun da buradan numune alamadığını bildirmesi halinde, başka imkânının olmadığını belirterek, neticede, bu anlaşma, numunelerin sözleşmeye uymadığı ve geri kalan pirincin de sözleşmeye uygun hale getirilemediğinden dolayı verilen teminat nakte çevrildi ve bu şekilde iptal edildi.

Tabiî, buradan yola çıkarak bazı şeylerin araştırılması gerekiyor. Alınan pirinç, neden 10 bin ton veya 15 bin ton değil de 11 bin ton. Yani, Mersin fiktif deposunda hazır bekletilen pirinç mi vardı ve bunun yanında, daha sonra TMO'ya verilemeyen bu pirinç nereye verildi? Bu anlaşılamamıştır. Yalnız, TMO'dan aldığımız pirinç fiyatlarına göre, ihale, 14 Nisan 1994'te Akel Firmasına verilmiştir. Ocak-haziran aylarında yerli uzun tane pirincin fiyatının 9 500 lira olduğu, ihalenin iptal edildiği ağustos ayındaysa, aynı pirincin fiyatının 20 bin Türk Lirası olduğu görülüyor. Yine, ihalenin yapıldığı tarihte ithal pirincin fiyatının 7 bin, bunun yanında, ihalenin iptal edildiği tarihte 16 bin Türk Lirası olduğu görülmekte ve neticede de, TMO'nun yöneticileri hakkında, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 9 ve 12 nci, yine, KİT yöneticilerini ilgilendiren 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 2 nci maddesiyle yüklenen görevleri yerine getirmedikleri hususiyetinde Komisyonumuz karara varmıştır.

Yine, bir başka husus, 1992 yılında Özbekistan'a 100 bin tonluk ekmeklik buğday ihracıyla ilgili konudur. Burada da, 1992 yılında, TMO'nun stoklarında fazla buğdayın bulunduğu ve bunların nakde çevrilerek satılması gerektiğinden yola çıkılarak ihale yapıldı ve bu ihaleyi Richco Rotterdam BV Şirketi kazandı. Bu ihale de, FOB sistem, yani, gemide, güvertede teslim sistemi olarak ton başına 107,08 dolardan yapıldı. Bunun üzerine, 22 bin tonluk Zlatoust gemisi yüklendi ve Özbekistan'a gitmek üzere Rusya'nın Ukrayna Limanına ulaştı. Bu geminin limana ulaşmasından sonra yaklaşık 8 bin ton buğday boşaltıldı. 8 bin ton buğday boşaltıldıktan sonra, geriye kalan 14 bin ton buğdayın, sürme bulaşığı, mantar hastalığı bulunduğundan dolayı alınmamasına karar verildi ve bunun üzerine, ihaleyi alan Richco Firması, Toprak Mahsulleri Ofisine müracaatta bulunarak, bu buğdayı satamadığını, geriye vermek istediğini belirtti ve İzmir Limanına geminin gelmesini ve geçici bir süre olarak da oradaki silolara boşaltılmasını talep etti; fakat, İzmir Limanındaki silolar müsait olmadığı için İskenderun Limanına gelmesi önerildi. Neticede, gemi, İskenderun Limanına geldi ve bu arada, İskenderun Karantina Müdürlüğü tarafından da bu buğdayın Türkiye'ye sokulmasının bir mahzuru olmadığı raporu verildi. Neticede, 16.5.1993 tarihi ile 22.5.1993 tarihi arasında -6 gün içerisinde- gemi, tahliye edildi, boşaltıldı.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 66. Birleşimi (11 Mart 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

26 Şubat 1997 Çarşamba

Yurtdışında bulunanların hakları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 61. Birleşimi (26 Şubat 1997)

ANAP GRUBU ADINA RECEP MIZRAK (Kırıkkale) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yurtdışında Bulunanların Sosyal Güvenlikleri Hakkında Borçlanma Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşlerimizi belirtmek üzere, Anavatan Grubu adına söz almış bulunmaktayım; sözlerime başlarken, şahsım ve grubum adına, hepinizi ve ayrıca, Türkiye dışında bulunan tüm gurbetçi ve soydaşlarımızı saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün itibariyle, yurt dışında ikamet eden vatandaşlarımızın sayısı yaklaşık olarak 3,5 milyona ulaşmış bulunmaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının verdiği rakamlara göre, 25 ülkede toplam 3 milyon 370 bin Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bu sayının yaklaşık 3 milyonu Batı Avrupa ülkelerinde bulunmakta, bunlardan da 2 milyon 100 bin gibi çok büyük bir bölümü Almanya'da ikamet etmektedir. Bu ülkeyi, vatandaşlarımızın sayısal çokluğu itibariyle, sırasıyla, Fransa, Hollanda, Avusturya, Belçika, İsviçre ve diğerleri takip etmektedir. Batı Avrupa ülkeleri dışında ikamet eden 370 bin vatandaşımız ise, yine sayısal büyüklükleri itibariyle, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Kanada ve başta Suudî Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinde bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşında çalışan genç nüfusun önemli bir kısmını kaybeden Batı Avrupa ülkeleri, takip eden yıllarda, ihtiyaç duydukları işgücünü, başka ülkelerden karşılamak mecburiyetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Ekonomik faaliyetlerinin devamı için gerekli işgücü ihtiyacını en fazla hisseden o zamanki Batı Almanya, bu ihtiyacını, 1955 yılından itibaren İtalya, 1960 yılından itibaren de Yunanistan ve İspanya'dan sağlamaya başlamıştır.

Bu çerçevede, ülkemiz ile Almanya arasında 30 Kasım 1960 tarihinde imzalanan anlaşmayla, hızlı bir işgücü göçü başlamıştır. İlk üç senede Almanya'da 27 bine ulaşan Türk nüfusu, 1965 yılında 100 bine, 1971 yılında 500 bine, 1973 yılında 910 bine ulaşmıştır. Bugün itibariyle, Almanya'da, o gün ilk defa çalışmaya başlayan birinci neslin yanında, ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü nesille birlikte, yaklaşık 2 milyon 100 bin vatandaşımız yaşamaktadır. Halen yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın sayısı, ülke nüfusumuzun yaklaşık yüzde 5'ine tekabül etmektedir.

İlk önceleri, büyük ölçüde, yurt dışında çalışan Türk işçileri, bugün ise, yurt dışında ikâmet eden, yaşayan vatandaşlarımız olarak nitelendirebileceğimiz bizim insanlarımız, başlangıçtaki yalın işçi görevinin oldukça dışına taşmış, ülkemiz ekonomisine çok yönlü imkânlar sağlamaya, dışpolitikamızda da önemli yer tutmaya başlamışlardır.

1960'lı yıllardan bu yana yaklaşık otuzbeş yıl içerisinde resmî yollardan gönderilen döviz miktarı 45 milyar doların üzerinde oluşmuştur. Merkez Bankası ve diğer bankalardaki döviz tevdiat hesapları tutarı 15 milyar doları geçmiş, bunun yanında aynî olarak ülkemize getirilen her türlü makine, teçhizat ve diğer eşyalar da önemli miktarlara ulaşmıştır. Hepsinden önemlisi, o tarihlerde işçi olarak giden bu vatandaşlarımız ile bunların neslinin sahibi bulunduğu irili ufaklı 40 bini aşkın işletme söz konusu ülkelerde faaliyet göstermektedir. Dışa açılan teşebbüsçülüğümüzün öncüleri sayılabilecek bu faaliyetler, buralara yönelik ihracatımızın ciddî boyutlara ulaşmasının en önemli etkeni olmuştur. Elbette ki, yurt dışında ikamet eden, faaliyet gösteren vatandaşlarımız, Türk millî kimliğinin dışarıda gelişip güç kazanmasının da nedenini teşkil etmişlerdir. Orada doğup, orada eğitim gören gençlerimiz, ülkemizin gelişmesine katkıda bulunmakta, yurtdışı temsil görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktadırlar.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Anayasamızın 62 nci maddesinde aynen “Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gerekli tedbirleri alır” denilmektedir. Yurt dışında yaşayan ve ülkemiz için son derece önemli, son derece yararlı faaliyetlerde bulunan, anlam ifade eden bu vatandaşlarımız için, Anayasamızın amir hükmüne rağmen, fazla bir şey yapabildiğimizi de söylemek maalesef mümkün değildir. Âdeta kendi hallerine terk edilen, yığınla sorunlarına çözümler getirilemeyen bu insanlarımız için bir şeyler yapmanın zamanı çoktan gelmiştir. Hep onlardan istemenin yanı sıra, aynı zamanda, verebilmenin çabası içine de girilmelidir. Konuyla ilgili 100'ü aşkın sorun çözüm beklemektedir. Acil ve önemlilerinden başlayarak bir an önce ve gerçek anlamda harekete geçmenin gereği açıkça görülmelidir. Bu hususta bugüne kadar çeşitli boyutlarda çalışmalar yapılmış, sorunlar tespit edilmiş, raporlar hazırlanmıştır. Bu safhada, artık, çözüm ve sonuca gitme çabaları ağırlık kazanmalıdır. Bu noktadan hareketle, aynı zamanda, huzurunuza getirilen bu tasarı vesilesiyle çok önemli gördüğümüz bazı sorunları ile bunlara getirilmesi gereken çözümler hakkında Grubumuzun görüşlerini de açıklamak istiyorum.

Özellikle, Almanya'nın karşı çıkması nedeniyle henüz belli bir çözüme kavuşturulamayan burada yaşayan vatandaşlarımızın çifte vatandaşlık sorunu giderek önem kazanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, ülkemize olan tabiyet bağının kaybedilmesi halinde de, yabancı statüsüne geçilmesi yönünde sorunlar çıkabilmektedir.

İnsanlarımızın yabancı düşmanlığına karşı korunarak siyasî etkinlik kazanmasının en iyi yolu, çifte vatandaşlıktır. Bu hususun, anayasasında karşı bir hüküm bulunmamasından da yararlanılarak, özellikle Almanya'ya benimsetilmesi temel politika yapılmalıdır.

Yurt dışındaki vatandaşlarımızın vatandaşlıktan çıkma izni veya tekrar geri dönme başvuruları çok uzun zaman almaktadır. Başvuruları en kısa zamanda sonuçlandıracak tedbirler bir an önce alınmalıdır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 61. Birleşimi (26 Şubat 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

18 Şubat 1997 Salı

Tansu Çiller hakkında meclis soruşturması

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 57. Birleşimi (18 Şubat 1997)

MUSTAFA BAHRİ KİBAR (Ordu) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, bu Yüce Meclis çatısı altında Meclis soruşturması açılması konusundaki imza sahiplerinin “yalı çetesi”, “eski, sabık Başbakan” ve “ekip” diye adlandırdıkları Sayın Tansu Çiller hakkında vermiş oldukları Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergedeki iddialarını ve bu iddialarını dile getirirken neler söylediklerini, daha sonra, komisyonlardaki tutumlarını; kısacası, çifte standartlarını ve bu konulardaki kişisel görüşlerimi sizlere arz etmek üzere, huzurlarınızda söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclise en derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sağır sultanın bile duyduğu malum olayları, burada, zaman darlığı nedeniyle, tekrarlamak istemiyorum; ancak, TEDAŞ Teftiş Kurulunun bu konuyla ilgili hazırlamış olduğu 25.12.1995 tarihindeki gizli raporuna değinmek istiyorum. Sözü edilen bu raporda, aşağıdaki hususlar açık bir şekilde belirtilmiştir: Komisyonlarda yolsuzluk yapılmıştır; bazı firmalar sahte belge kullanmışlardır; bazı firmalar da özellikle korunmuşlardır.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, önerge sahiplerinden birinci imza sahibi olan bugünkü Adalet Bakanı Sayın Kazan, bu önergenin Meclis Genel Kurulunda tartışılması sırasında bakın neler söylemiştir: “Yalı çetesi olarak adlandırılan bir ekibin, Sayın Tansu Çiller vasıtasıyla, ülkenin en büyük yatırımlarını yürüten TEK ile ilgili 10 trilyon liralık bir ihalenin önceden belirlenen firmalara, çok kârlı fiyatlarla verilmesini sağlamak ve bu maksada ulaşabilmek için, Başbakanın etkisiyle, her türlü kanunî icapları hiçe sayarak, gerektiğinde bakanları, genel müdürleri değiştirerek, usullere, nizamlara aykırı olarak, devleti bir çiftlik gibi kullanması olayıdır.”

Yine, iddia sahiplerinin önergelerinde şöyle denilmektedir: “Böylece, olayların meydana getirdiği her türlü zorluğa rağmen, ekip, eski Başbakan Sayın Çiller'in her kademedeki müdahalesi, takibi, sevk ve idaresi sayesinde planını uygulama imkânını bulmuştur. Eldeki delil ve vesikalarıyla, her türlü kanun ve nizamın çiğnenmesi suretiyle gerçekleştirilen bu misal, ekibin, yalı çetesinin, Başbakan Sayın Tansu Çiller'in himayesiyle, geçtiğimiz dönemde gerçekleştirdikleri pek çok uygulamasından sadece birini göstermektedir.

Yukarıdaki özet açıklamalarımızdan da açıkça görüldüğü gibi, Sayın Başbakan, Sayın Tansu Çiller, devletin en büyük yatırımcı kuruluşlarına büyük kârlı ihaleler tanzim ettirip, bunların, her türlü kanunsuz davranışlar pahasına da olsa, belli firmalara verilmesini sağlamak; bu yolsuzlukları önlemek isteyen genel müdürü görevden uzaklaştırmak; kendisine vaki yolsuzluk ihbarlarının Başbakanlık Teftiş Kurulunca incelenmesini engellemek; TEDAŞ Teftiş Kurulu raporlarındaki açık tespitlere rağmen, ihaleleri, ne pahasına olursa olsun, yürürlüğe koydurtmak suretiyle görevini kötüye kullanmış ve devleti büyük zarara sokmuş” denilmektedir.

Değerli milletvekilleri, Sayın Kazan'ın, önergedeki ve Genel Kuruldaki “yalı çetesi”, “ekip” ve “sabık Başbakan” diye isimlendirdiği Sayın Tansu Çiller ve ailesi hakkındaki sözlerine bakınız: “Önce, sadece biz Refah Partili milletvekilleri değil, tüm kamuoyu, bu tür devlet ihalelerinde, kontrolün, konutta, Özer Çiller tarafından yapıldığına ve yönlendirildiğine kani olur hale gelmişizdir. Eski Başbakan Çiller'in en büyük hatası, eşinin, devlet işlerine, özellikle tayin ve ihalelere müdahale hırsını engelleyememesi olmuştur; ama, bu zafiyet, bugünkü sonuçları doğurmuştur ve bu hususta tanıklar da var, hep Özer Beyi konuşuyorlar. Eski Başbakan Sayın Çiller'in bu olaydan tamamen haberi vardır ve bu ihaleler, yukarıdan, konuttan yönlendirilmiştir.” Burası çok önemlidir değerli arkadaşlarım. Sayın Kazan “bunda en ufak bir şühpemiz olsaydı, verdiğimiz bu önergeyi 20 gün geciktikten sonra geri alırdık. Bu hususta tanıklar da var, hep Özer Beyi konuşuyorlar. Bunlar, isimlerini ancak Komisyona verebileceğimiz tanıklardır” dedikten sonra, önergelerinin isabetli ve haklı olduğuna inanıyorlar ve Yüce Meclisten, bu önergenin kabulü lehinde oy istiyorlar.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, burada, bir hususu da parantez içinde vermek istiyorum. Bakınız, Sayın Kazan, bu önergeyi hazırlarken hukukçu milletvekilleriyle olayın detaylarını tartışıyorlar ve bu konuda önerge hazırlıyorlar ve nihayet oylama gerçekleşiyor ve o zaman istedikleri oluyor.

Değerli arkadaşlarım, gelin görün ki, muhalefette iken farklı düşüncede, iktidarda iken farklı eylemlerde olan önerge sahiplerinin bu davranışları ve ellerinde belge, bilgi ve kesin kanıtlar olduğunu iddia eden şimdiki Sayın Bakanın, ellerindeki belge ve bilgileri Meclis Başkanlığına ve TEDAŞ Komisyonuna vermeyişleri, bizleri, Meclisi yanıltarak soruşturma açtırdıkları veya Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi ortak hükümet kurduktan sonra belgeleri sakladığı yönünde düşünceye sevk etmiştir. Hal gerçekten böyle ise, birinci durumda siyasî, ikinci durumda ise cezaî sorumlulukları söz konusudur.

Değerli arkadaşlarım, üstüne üstlük, bir de, bu önerge hazırlanırken, hukukçu milletvekillerinden özel bir komisyon kurarak her şeyi incelediklerini beyan eden, Sayın Kazan ve önerge sahipleri.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 57. Birleşimi (18 Şubat 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

28 Ocak 1997 Salı

Genel kurul çalışmaları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 51. Birleşimi (28 Ocak 1997)

SALİH KAPUSUZ (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Genel Kurulda, arkadaşlarımızın elbette görüşlerine saygı duyuyoruz, alınan sonuçları da hiçbir zaman -bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da- tartışma konusu yapmadık. Biraz önce konuşan değerli bir sözcü arkadaşımız, özellikle değerlendirmeleri yaparken, Genel Kurulun iradesine ambargo koymak gibi bir yaklaşımdan söz ettiler. Bunu ifade eden sayın sözcünün, neyi, nasıl, hangi kasıtla söylediğini anlamak, âdeta mümkün bile değil. Şimdi, düşünebiliyor musunuz, Genel Kurula bir konu getiriliyor, ister Danışma Kurulu önerisi olarak gelsin isterse bir grubun veyahut da grupların önerisi olarak gelsin, Genel Kurulda bu konu okunuyor, gerekirse konuşulup tartışılıyor, daha sonra oylanıyor. Peki, siz, bu oylama yapılmadan öncesine nasıl ambargo diyebilirsiniz?! Bu, herşeyden önce, şık olmayan bir tavırdır. Genel Kurula yakışan şey, buradaki kararına saygı göstermektir; hem grup sözcülerinin bu karara saygı göstermesi hem milletvekillerinin saygı göstermesi gerekir. Saygı duyulacak kararın da Genel Kurulun vermiş olduğu karar olduğunun altını çizmek istiyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, sonra, bir grubun çalışma temposuna Genel Kurulun uyması veyahut da uymaması yaklaşımına gelince; elbette, İktidar gruplarından biri olarak biz, Meclis daha çok çalışsın isteyeceğiz, buna ilave olarak, Hükümetin önceliklerinin, bu Genel Kurulda öncelikle görüşülmesi için, İçtüzük gereği, Danışma Kurulu önerisi olarak veyahut da grup önerisi olarak ne yapacağız; mutlaka Genel Kurula getireceğiz. Zaten, bu, İçtüzükte var olan bir kurum, alınması gerekli olan bir karardır.

Değerli arkadaşlar, şimdi, biz, grup önerisi olarak neyi getirdik? Dikkat buyurun; hepinizin elinde var olan ve basım tekniği de Meclis Başkanlığı tarafından tespit edilen bir usule göre gündemler basılıyor ve Genel Kurulda milletvekillerine dağıtılıyor.

Şimdi, Genel Kurulda, salı günleri denetim konusuna ayrıldığı için, gündemde, israf olmasın diye, sadece, denetimle ilgili konular basılıyor. Dolayısıyla, kanunlar ve sözlü sorular, bugün dağıtılan Genel Kurul gündeminde yer alamıyor. Bu nedenle, siz, bunu bahane ederek “gündemde basılıp yerini almamış bir konu dahi buraya getirilip teklif ediliyor” diyemezsiniz. Bu bir suiistimaldir, bu bir takdim yanlışlığını ihtiva etmektedir; daha başka şekilde ifade etmek istemiyorum.

Dolayısıyla, basılmış, gündemin son sırasında yer almış, yurtdışı emekliliğiyle ilgili olarak gündemde var olan bir konunun, elbette, sıralamada yerini alması kadar tabiî olan başka bir şey söz konusu değildir. Anayasanın 62 nci maddesine göre, Türkiye'yle bağlarının devam etmesi amir hükmüne istinaden, yurtdışındaki vatandaşlarımızın Türkiye'den de emekli olma taleplerine Hükümetimiz ilgi ve alaka göstermiş, bu konuyla ilgili bir tasarı hazırlamıştır. Biz de, bunun görüşülmesini, bu Genel Kuruldan, sıralamada öncelik olarak arz ettik; görüşülmesini gündeme getirmiş olduk.

Sonra, büyükşehirlerle ilgili, bütün grupların -ki, bir iki grubun bu konuda farklı düşünceleri söz konusu- ilave olarak mutabakat sağladığı bir metin üzerinde, vatandaşlarımızın büyükşehirlerle ilgili sıkıntılarını halletmek istiyoruz. Bir büyükşehirde, büyükşehir anakent belediyesiyle ilçe belediyeleri arasında birtakım sıkıntılar oluyor; zamanlaması gecikebiliyor; buna ilave olarak, planlama açısından vatandaşlarımız da mağdur ediliyor; bu konuları içeren bir teklif hazırlandı. Hazırlanmış olan teklifin Genel Kurulda görüşülmesi ki, bu görüşmede, İktidar gruplarının görüşlerini tenkit edebilirsiniz, katılabilirsiniz, reddedebilirsiniz; bu konuda da serbestsiniz; ama, mühim olan, asıl olan şey, bu milletin problemlerini, sıkıntılarını çözmekle mükellef olan bir Hükümet var, bu konuda öncülük yapan bir Parlamento var; bunları burada görüşmek, bu problemleri çözmek için yasalar çıkarmak kadar tabiî olan bir şey söz konusu değildir.

Sonra, zaman zaman, çıkılıyor, deniliyor ki: “Genel Kurulun, Parlamentonun itibarı konusunda bu tip uygulamalar uygun düşmüyor.” Aksine, bu Parlamento, bu memleketin problemlerini çözmek için ne kadar çok çalışırsa, gece gündüz ne kadar gayet ederse, bundan, hem milletimiz hem devletimiz hem de Parlamentomuz kıvanç duyar, memnuniyet duyar ve bundan hepimizin memnun olması lazım.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 51. Birleşimi (28 Ocak 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

15 Ocak 1997 Çarşamba

Emekli Sandığı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 46. Birleşimi (15 Ocak 1997)

DYP GRUBU ADINA İSMET ATTİLA (Afyon) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 20 nci Maddesinin İkinci Fıkrasının Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı hakkında Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

5434 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin ikinci fıkrasında, Sandığın her çeşit menkul ve gayrimenkul mallarıyla gelir ve alacaklarının, emanet hesaplarında kayıtlı olanlar hariç, haciz ve temlik edilemeyeceği hükmü yer almıştır. Sandık mülkiyetinde bulunan gayrimenkullerin devredilmesinde veya üzerine ortaklıklar halinde inşaat yapılmasında zaman zaman zorluklarla karşılaşılmakta; hatta, bazen, bu imkânsız hale gelmektedir. İşte, bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 20 nci maddesinde değişiklik yapan kanun tasarısı huzurunuza getirilmiş bulunmaktadır. Bu kanun değişikliğiyle, Sandık, hizmetleriyle doğrudan ilgili olmayan gayrimenkullerini satabilecek ve satıştan sağlayacağı gelirleri, günümüz ekonomilerinin gerektirdiği seyyaliyet ve esneknik şartlarında değerlendirilebilecektir.

Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı, 1950 yılında 5434 sayılı Yasayla kurulmuştur. Sandığın kurulmasıyla, 1950 öncesi her kamu kuruluşunun kurmuş olduğu emekli sandıkları, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığına devredilmiş; böylece, kamu personeli emeklilik sisteminde bir bütünlük sağlanmıştır. 1950 yılında, Sandık kurulurken, Sandığa kesenek ödeyen iştirakçi sayısı 200 bin civarındadır. Sandığın, aylık ödediği emekli, dul, yetim sayısı ise 9 300'dür. Bu şartlar altında, Sandığın ilk kuruluş yıllarında önemli miktarlarda gelir fazlası vermeye başlanılmış; Sandık da sağladığı bu fon fazlalarını, o yıllardaki ekonomide mevcut yatırım araçlarının sınırlılığı nedeniyle ve öncülük etmek gayesiyle, turizm ve ticaret sektörlerinin gelişmesi için kullanmış, büyük oteller ve iş merkezleri inşa ettirmiştir. Sandığın, bugün, iştirakçi sayısı 1 milyon 950 bin; aylık ödediği emekli, dul, yetim sayısı 1 048 211'dir. Sandığın, iştirakçilerinden sağladığı gelirlerle, aylık ve diğer ödemelerini karşılayamaz duruma düştüğü de bir gerçektir. Sandığın, 1997 yılında 65 trilyon lira civarında açık vereceği tahmin edilmektedir. Bu açık, Hazine tarafından karşılanmaktadır. Sandığın sahip olduğu gayrimenkullerden dolayı 1997 yılında sağlayacağı gelir ise, ancak 2 trilyon 250 milyar lira civarında olacaktır. Bu durum, Sandık aktiflerini teşkil eden gayrimenkullerin daha rasyonel ve daha yüksek getirili alanlarda kullanılmasını gerektirmektedir. Yapılacak kanun değişikliğiyle, Sandık gayrimenkullerinin satılması suretiyle değerlendirilip daha yüksek verimli alanlarda nemalandırılması ve böylece Sandığın gelir gider dengesinin sağlanması amaçlanmaktadır.

Getirilen kanun değişikliğiyle hangi hususlar düzenlenmektedir; şimdi, bunlara kısaca değinelim. 5434 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin ikinci fıkrasında “Sandığın her çeşit menkul ve gayrimenkul malları ile gelir ve alacaklarının, emanet hesaplarında kayıtlı olanlar hariç, haciz ve temlik edilemeyeceği” hükmü yer almıştır. Tasarıda getirilen değişikliklerle, Sandık mallarının, Sandığın veya Sandık iştirakçileri ile Sandıktan aylık bağlananların borçları için haczedilemeyeceği ve bunlar hakkında iştirakçiler ile aylık bağlananların temlikî tasarrufta bulunamayacağı hükme bağlanmıştır. Diğer bir deyişle -tasarının gerekçesinde de belirtildiği gibi- Sandık, bir taraftan sosyal güvenlik kurumu olduğundan ve bir çeşit kâr getiren işletme niteliğini taşımadığından, Sandığın her çeşit menkul ve gayrimenkul mallarıyla, gelir ve alacaklarına, emanet hesaplarında kayıtlı olanlar hariç, gerek Sandığın gerekse Sandık iştirakçileri ile Sandıktan aylık alanların borçları için hiçbir surette haciz konulamayacağı hükmü muhafaza edilmiştir.

Ayrıca, sözü edilen mal ve alacaklar ile gelirler üzerinde, iştirakçiler ile Sandıktan emekli, adi malullük, vazife malullüğü, harp malullüğü aylığı alanlar ile dul ve yetim aylığı alanlar tarafından temlikî tasarrufta bulunulamayacağı vurgulanmıştır. Böylece, Sandığın veya Sandık tüzelkişiliğinin, Sandık varlıklarının daha iyi değerlendirilmesi için temlikî tasarrufta bulunabilme imkânı getirilmektedir.

Sandığın iştiraki bulunan Emek İnşaat ve İşletme Anonim Şirketi tarafından işletilen veya kiraya verilen gayrimenkuller 1 500 civarında üniteden oluşmakta ve bir o kadar da kiracı bulunmaktadır. Kiracılarla, idarî ve hukukî yönden zaman zaman anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Bazen, bu anlaşmazlıklar büyük boyutlara ulaşmakta ve işletici şirketi veya Sandığı veyahut her ikisini de zor durumda bırakmaktadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 46. Birleşimi (15 Ocak 1997) tutanakları içerisinde bulunabilir.

Blog Arşivi